Alman Ekolü;

Alman Ekolü;

Bir süre sonra Slovenya hudut kapısına geldim..

İki ülke de Avrupa Birliği’nde ama hudut kapısı neden var anlamadım..

Kulübede oturan memura pasaportumu uzattım ama hiç bakmadan “Geç” işareti yaptı.. Tuhaf, geçip gittim.

Slovenya’ya geçince ortam müthiş değişti. Kasabalar, köyler, ormanlar,yollar tam bir efsane.. Çok beğendim..

Çevre bu kadar mı düzenli ve yemyeşil olur.. Hiçbir çirkinlik görmenize imkan yok..

Otoyoldan gitmediğim için tabii yine viraj, viraj, viraj.. Viraj işini biraz daha ilerletsem pedler yere değecek..

Slovenya’nın baş şehri Ljublejana’ya geldim.. Şehri biraz gezmek için merkezine doğru gittim.. Merkezinden bir nehir geçiyor.. Ana caddelerini dolaştım..

Eh işte şehir.. Şehirler bana enteresan gelmiyor..

Kuzeye doğru devam ettim.. Bir süre sonra yolda “Döner” yazan bir tabela gördüm.. Motosikleti önüne çektim, burası Türklere aittir diye düşünüp içeri girdim..

Meğer değilmiş.. Sahipleri Makedonyalı. Onlarda bizim döner işine el atmışlar.. Çalışan genç Türkçe bilmiyordu, pek fazla konuşamadık.

Türk değillerdi ama döner gerçekten güzeldi..

Bir süre sonra haritadan tespit ettiğim kamp yerine geldim..

Buralarda tam bir Alman ekolü hakim.. Kampı işletenler de Alman. Şimdiye kadar kaldığım kamp yerlerine temizlik ve güzellik açısından çok fark atar..

Tuhaf..

Çadırı kurdum.. Yanımdan yine kocaman bir nehir akıyor..

Olsun. Ben Burdayım.” (No problem. I’m here.)

Kamplarda genelde internet çok sıkıntılı bir konu. Ancak ofise yakın yerlerde biraz bulma şansımız oluyor.. Telefon görüşmeleri çok pahallı.. Onun için WhatsUpp ile görüşmek zorunda kalıyorum. O da wi-fi gerektiriyor..

Neyse, çok ta hayati bir konu değil..

Kampı işleten yaşlı karı-koca ( 70 li yaşlardalar) tam bir iş delisiler.. Bu kadar çalışma ben hayatımda görmedim. Hiç durmuyorlar.. Ve çalışırken de çok gayretliler..

Kampın her yeri pırıl pırıl..

Kocası bütün gün iş tulumu üzerinde geziyor.. Bir yerde karşıma bir iş çıksa da hakkından gelsem diye can atıyor..

Çadırın önünde kahvemi yudumlarken uzaktan onları izliyorum..

Ah be teyzeciğim; Sizi kim inandırdı çalışmanın bu derece kutsal olduğuna.

Biz bildiklerimizin değil, inandıklarımızın bir bütünüyüz..

Ben de yıllarca aşırı çalışmış biri olarak, bunu yanlış buluyorum..

Sen ne zaman şezlonga oturup, kahveni içerken bu yetiştidiğin çiçeklere, çimenlere bakarak keyif edeceksin.. Bana öyle geliyor ki hiç bir zaman..

Çünkü sendeki hali görüyorum..

Bu kadının çocukları var mıdır? Bence vardır.. Ama teyzenin çalıştırma baskısı yüzünden evi terk etmişlerdir.. Çünkü Teyzenin komutanlığında burası tam bir çalışma kampı..

Nehire, iki metre genişliğinde taştan nehir yatağı yaparak bir kol ayırmışlar..Evlerinin ve ofisin olduğu yerden nehirin bu kolunu geçirmişler..

Sorduğum zaman kendilerinin yaptığını söylediler..

Bu su evlerinin altından da geçiyor.. Çok ilginç olmuş.. Mutfağın tabanından bir delik açmışlar. Kovayı sarkıtıp suyu alabilirsin. Ama kullanmıyorlarmış..

Motosiklet pantalonum kirlenmişti bu suya girip içinde yıkadım.. Enteresan oldu..

Teyze’ye kamp ücretini akşamdan ödemek istedim.

“Yarın sabah giderken ödersin” dedi..

“Sabah erken yola çıkabilirim.”

“Olsun. Ben buradayım.” Dedi.

“Ama saat 5 te de çıkabilirim.”

“ Olsun. Ben burdayım” dedi.

İş inada bindi . “Peki, ya dörtte çıkarsam ?”

“ Olsun. Ben burdayım..”

Yaa Teyze, sen hiç uyumuyormusun.. Hem de bu kadar çalışıp yorulmuşken..

Pes doğrusu..

Sonraki Bölüm

Okuduğunuz İçin Teşekkürler

Yorum Yapın