İçimdeki Şeytan;

İçimdeki Şeytan;

İnsanlar tuhaf mahluklar.. Çıkarları için girmedikleri kılık kalmıyor. Hele küçük kasabalarda kazanç imkanları daha da kısıtlı.

Buralarda zahire tüccarları cin gibi.

Beyaz eşya satanların kapı önünde duruşları bile bir başka. Arazi, yazlık ev, bağ, bahçe işlerini kovalayanlara yetişmek için iki tane üniversite okumak lazım.

Önce seni alttan alarak dinliyorlar. Sözü uzatıp seni daha iyi tanımak için çay, kahve ısmarlıyorlar.. Senden ne çıkar elde edebileceklerinin hesabını yapıyorlar.

Sonra da harekete geçiyorlar.

Bu kötü bir şey mi ? Değil.

Bütün canlılar bunu yapıyor. Avını yakalamak için tuzak kuran bin bir türlü canlı var. Arslan, kaplan dahil.

Ya avcısın ya da av…

Kendimi buralarda hep av gibi hissediyorum.

Mesela diyorum;

Avcı olmaya niyet etsem, meydandaki emlakçının yanında işe başlasam.

İşin bütün şeytanlıklarını öğrendikten sonra kendi dükkanımı açsam.. Beyaz pantolon, siyah renk dar tişörtler giysem. Havalı, siyah camlı bir güneş gözlüğü taksam…

Kapının önüne bir sandalye atıp gazetede bulmaca çözsem.. Ama çözerken de gazetenin üstünden etrafı gözlesem. Etraftaki esnafın işlerinin nasıl gittiğini gözleyip, kazançlarını hesap etsem..

Komşu esnafa uzaktan laf atsam;

“Vay Recep ! Ne lan bu hal ? Öyle havalı, havalı..”

Köylülerden ucuza düşürdüğüm tarlaları parselleyip deniz kenarı villalık arsa diye satsam. Sonra arsalar yolun öbür tarafındaki tepelerin arkasında çıksa.

Ben yine de pişkin pişkin “N’olmuş yani ? İlerde oralarda iyi para edecek.” desem.

Yazlık evini satan emekli amcayı “Evler artık para etmiyor.” deyip ölü fiyata razı etsem..Ama sonra satarken iki katı fiyatına satsam.

Öyle paraya falan pek ihtiyacım yok ama eğlenceli olmaz mı?

Okuduğunuz İçin Teşekkürler

Comments (2)

  1. Halil Gönül 27/04/2020
  2. cemoz 28/04/2020

Yorum Yapın